Benim Filistinim: Küçük Meseleler Büyük Dertler

Benim Filistin’im siyah beyaz başladı. Kefiyenin damalı deseni siyah beyaz. Siyah beyaz bir televizyonun titrek ekranında, ajans haberlerinden yükselen Yaser Arafat ve Filistin Kurtuluş Örgütü ve Filistin sesiyle…

Ben memleketin ve özelde de Çorum’un en kanlı döneminde doğdum, 1980’den hemen önce. Komşuların birbirine düşmanlaştığı, siyasi kutuplaşmanın şiddete dönüp, sokakları kan gölüne çevirdiği bir dönem, hatırlamadığım bebekliğime denk geldi. Bizim köye elektrik 1981’de geldi. O günden beri akşam haberlerinde Filistin vardı. Ve Filistin, benim hafızama hiçbir zaman bir eğlence, bir festival, bir şov olarak girmedi. Filistin, gözyaşının ve acının adı olarak kazındı zihnime, üç yaşından beri duyduğum haberlerde.

Sonra televizyon renklendi ama Filistin renklenmedi. Ekranlar renkli, fakat görüntüler hâlâ griydi. Taş, beton, yıkıntı ve toz rengiydi. Çocukluğum boyunca Filistin, elinde yüksek teknoloji silahlar ve tanklar olan acımasız bir uzaylı ordusuna karşı; gönünde canı, elinde taş atan sapanı olan çocukların cesareti idi. İntifada… Hafızamda Filistin ile özdeşleşen en önemli sözcük. Dünyanın en modern silahlarıyla gelen bir güce karşı, sapanla taş atan çocukların direnişi. Haberlerde hep aynı sahneler vardı. Etrafı kuralsızca tarayan Davut Yıldızlı kol bandı olan ruhsuz asterler. Vurulan babalar, duvar diplerine çöken anneler, kurşundan çocuğunu sakınmaya çalışan insanlar. Ve çoğunlukla parçalanan aileler, hapse götürülürken yerlerde sürüklenenler ve anasını, atasını kurtarmaya çalışırken dayaktan nasipsiz kalmayan gözü yaşlı çocuklar. Hınç ve öfkeleri öyleydi ki bu ruhsuz robokopların, bir çocuğun kollarını taşla kırdıkları görüntüler hiç gitmez aklımdan. Filistin benim için korku, hüzün, acı ve gözyaşı ama bir o kadar da cesaret demekti.

Sonra yaşım büyüdü. Filistin’in rengi biraz değişti. Griye yeşil karıştı. Zeytin ağacıyla anılır oldu Filistin. Yaser Arafat gitmiş, mücadelesi zeytin savunmasıyla kalmıştı. Polis Akademisi yıllarında hocamız Fahir Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” kitabını tavsiye etmişti. O kitaba kadar Filistin benim zihnimde Arap Yarımadasında sarı kumlarla kaplı bir çöl idi. Oysa Akdeniz ikliminin bereketini taşıdığını, zeytinle, portakalla, emekle yaşayan bir memleket olduğunu anladım. Ve Filistin artık biraz da zeytin demek oldu benim için. Ve yine gözümün önünden hiç gitmeyen bir sahne. İşgalci siyonistlerin silahları yetmiyormuş gibi, tarlaların üzerlerine sürdükleri dozerlerin önünde ağacına sarılan yaşlı bir köylünün feryadı. “Bunlar benim çocuklarım gibi, yıllarımı verdim bu zeytinler. Onlar benim ve çocuklarımın” diyerek gözyaşı döken saçlarına ak düşmüş bir Filistinli…

 

İnsanın emeğiyle kurduğu hayatın elinden alınması, atadan kalan toprağın, evin fütursuzca işgali. Hem de kutsal kitabın emri diye. O sahneler bana “Father of a Soldier” filmini hatırlattı. Filmde yaşlı bir adam, tankların bağı ezmesine engel olmaya çalışır ve askerlere “Hayatınızda hiç bağ çubuğu diktiniz mi?” diye çıkışır. Üretmeyen, toprağa dokunmayan, emeğin ne olduğunu bilmeyen insan, yok etmeyi kolay sanır. Filistin’de de çoğu zaman olan budur. Hayatında bir zeytin ağacı büyütmemiş insanların, dozerlerle yılların emeğini ve yorgunluğunu taşıyan ağaçları sökmesi ne de kolay şey. Ağaca sarılmaktır Filistin. Tıpkı Sırrı Süreyya’nın Gezi Parkı’nda sarılışı, Esra Işık’ın Akbelen’de sarıldığı gibi.

Benim Filistin’im işte buydu. Önce siyah beyazdı. Sonra gri oldu. Sonra biraz yeşile döndü. Ama hiçbir zaman tam anlamıyla renklenmedi. Zira Filistin’in hikâyesi benim kuşağımın hafızasında hep acıyla, dirençle ve emekle birlikte kaldı.

Gelelim bugünün Filistin’ine.

Sabah kahve içmeden kendime gelemem mesela. Şaka yapıyorum elbette. Sabahları kahve içmem. Öyle moda sözler söylemem. Ama biliyorum ki dünyanın bir köşesinde sabah bir şey yiyemediği için, hatta günlerdir ağzına bir şey koyamadığı için kendine gelemeyen insanlar var. Ah bizim büyük dertlerimiz.

Kaç gün duş almasak olur? Tırnağımızı kaç gün kesmezsek temiz hissetmeyiz? Tuvalete ne kadar süre gidemezsek dayanabiliriz? İç çamaşırlarımızı kaç günde bir değiştiriyoruz? Kadınsak hijyen malzemelerine ulaşamasak ne olur? Düşünün ki, bize çok küçük gelen bu meseleler bazıları için çok zor. Yıkılmış, yanmış, barut kokan, toz kokan molozlar arasında bunları bir şekilde yapmak zorundasın.

Modern şehir hayatında işler kolay, açınca su akıyor. Bir tarafı sıcak, bir tarafı soğuk. Acıktığımızda dolabı açıyoruz, türlü yiyecek. Çocuğumuz için hangi kurs daha iyi diye düşünüyoruz: piyano mu, resim mi, spor mu? Ama dünyanın bir yerinde en temel ihtiyaçlarını göremeyen çocuklar.

Bunlar küçük meseleler gibi görünür ama insan olmanın özü bazen tam da bu küçük şeylerde saklı. Yaşamak sadece nefes almak değildir. İnsan temiz olmak, güvende olmak, huzur içinde uyumak, çocuğunu okula göndermek, geleceğe endişesiz bakmak ister. Ne zaman geleceği, nereden geçeceği bilinmeden bir kurşun yağmurunun altında nasıl yaşayabilir insan?

Biz savaş deyince çoğu zaman yıkılan binaları görüyoruz. Savaş sadece betonları yıkmaz; hafızayı da yıkar. Bir ev sadece duvar değildir. Eski bir fotoğraf, dededen kalan bir saat, anneannenin sandığı, çocukluğun geçtiği oda… Bunlar kaybolduğunda sadece eşya gitmez; insanın geçmişi gider. Deprem yaşayan insanlar bunu çok iyi bilir. Molozlar bir bütün halinde hafriyattır, tüm yaşanmışlıklar ve hatıralarıyla birlikte. Dakika başı konum verin, yediğiniz pizzanın içindeki peyniri ballandırarak anlatın, bir de kapari koymuşlarsa “mükemmel” diye paylaşın gitsin. Sizler hatıra bile sayılmayacak kalabalık bir fotoğraf heybesine sahipken, bombaların geçmişi tamamen sildiği bir moloz yığını düşünün. İşte Filistin benim için, hafızanın silindiği, hatıraların birikemediği bir yerdir.

Filistin’i ifade eden bir sözcük de “travma”dır benim için. Bir çocuk düşünün; annesi gözünün önünde vurulmuş. Ya da babası. Bir öğretmen, bir doktor, bir komşu… Günlük hayatın herhangi bir anında ölümün sıradanlaşması nasıl bir travma bırakır? Sürekli silah sesi duyarak, “Acaba yarın evimizden çıkarılır mıyız?” korkusuyla büyümek nasıl bir ruh hali üretir? Aynı şey çocuklarını kaybeden anne babalar için de geçerli. İki çocuğunu, üç çocuğunu aynı anda kaybetmiş bir anneye hangi cümle teselli olabilir?

Ve sonra bir mesele daha var ki, kırk katır mı, kırk satır mı? insanlık dışı bir tercih dayatılıyor. Açlıktan mı öleceksin, kurşunla mı? Günlerdir suya ve yiyeceğe ulaşamamış insanlar yardım almaya giderken vurulma ihtimaliyle karşı karşıya kalıyor. Gitmezse açlık, giderse ölüm ihtimali… İnsan hayatının “kırk katır mı kırk satır mı” çaresizliğine sıkıştırılması budur.

Anlattığım şeyler küçük meseleler gibi görülebilir. Ancak büyük dertler küçük meselelerin toplamıdır.

Ben çocukluğumdan beri Filistin’i hep acıyla duydum. Siyah beyaz televizyonlardan, gri görüntülerden, taş atan çocuklardan, yıkılmış duvarlardan ve inşa edilen tecrit duvarlarından… Ama artık Filistin’i başka renklerle görmek istiyorum. Zeytin ağaçlarının yeşiliyle, portakal bahçelerinin turuncusuyla, Akdeniz güneşiyle görmek istiyorum. Arkeoloji tahsilimde öğrendiğim o kadim Filistin’i; tarımın, üretimin, mutfağın, emeğin coğrafyasını görmek istiyorum. Dünyanın en eski uygarlık izlerini taşıyan, zeytinyağı kokan sofraları olan, çocukların oyun oynadığı, kadınların korkmadan yürüdüğü bir Filistin hayal ediyorum.

Benim istediğim Filistin’de çocuklar artık taş değil oyuncak tutsun. Kadınlar ağıt değil neşeli şarkılar söylesin. İnsanlar bir gün daha hayatta kalmayı değil, güzel bir hayat yaşamayı düşünsün. Ve Filistin bir gün gerçekten renkli olsun. Güneşli güzel günler görsün.

 

12 Mayıs 2026

Filistin Atölyesi Syleşisi