Ben sadece entivi ve belgesel izlerim, boş zamanlarımda kitap okurum

memleketimden yalan manzaraları-3

Ben sadece NTV ve belgesel izlerim, boş zamanlarımda kitap okurum.

Çocukluğumdan beri en çok duyduğum yalanlardan biri: “Ben sadece entivi ve belgesel izlerim. Boş zamanlarımda kitap okurum.” Ne belgesel izliyorsun, ne kitap okuyorsun. Niçin yalan söylüyorsun?

Bir dönem bu sözler neredeyse bir statü göstergesiydi. Televizyon izlemek sıradan bir faaliyetken, “NTV ve belgesel izlemek” kendini ayrıştırmanın, kültürel olarak yukarıda konumlandırmanın bir yoluydu. Aynı şekilde “kitap okuyorum” demek de gerçek bir alışkanlıktan çok bir kimlik beyanıydı.

Bugün bu söylemlerin ne kadarının gerçek olduğu ise ayrı bir mesele. Zira artık doğru bilgiye ulaşma iddiasındaki kanalların bile ne kadar bağımsız olduğu tartışmalı. Yine de yurdum insanı televizyon izlemeyen, izlese bile haber kanalları ve belgeselin ötesinde televizyon karşısında lüzumsuz vakit geçirmeyendir. Beyanlar böyleyken, reytinglere bakıldığında, öğleden sonra dedikodu ve gıybet kuşağı, mafya ve tarihi kurgu dizileri ve türlü magazin programları öne çıkar. Yurdum insanı kendini rafine bir insan göstermekten uzak durmaz.

Kendimizi olduğumuzdan farklı gösterme eğiliminde “-mış gibi yapmak” televizyon kültürü ile sınırlı değildir. Okumadığımız kitapları okumuş gibi anlatmak, sadece kavramları duyup üzerine konuşmak kuyruklu yalanlardan biridir. Bu durum sadece hiç okumamakla sınırlı değil; yarım yamalak bilmek ve buna rağmen konuşmak da başlı başına bir meseledir. Belli kavramları duymak, birkaç cümleye aşina olmak ve bunun üzerine sanki derin bir bilgi varmış gibi bir gerçeklik inşa etmek… Okumadığımız kitapları okumuş gibi göstermek. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Kürk Mantolu Madonna üzerinden yaşanmıştı. Türkiye’de uzun süredir popüler olan, son yıllarda İngilizceye çevrilmesiyle dünya çapında da bilinirlik kazanan bu roman, bir televizyon programında bambaşka bir biçimde yorumlanmıştı. Programdaki bir konuk (veya sunucu), kitaptaki “Madonna”yı, popüler şarkıcı Madonna ile karıştırarak eseri onun aşk hayatı üzerinden açıklamaya çalışmıştı. Bu sadece bir gaf değil, okumadığı üzerine konuşmanın üzücü bir göstergesiydi. Okumadan konuşmak, bilmeden yorum yapmak ve bundan çekinmemek.

Kitap meselesi başka bir çelişkiyi barındırıyor. Japoncada “tsundoku” diye bir kavram var; kitapları alıp okumadan biriktirmek, hatta bir tür dekor olarak kullanmak anlamına geliyor. Bu da bizde oldukça yaygın. Kitap almak var, ama okumamak da var. Bu noktada ben de bir “tsundokucu” olduğumu itiraf etmeliyim. Çünkü okuma hızım ile kitap edinme hızım birbiriyle paralel değil. Zaten aldığımız her kitabı baştan sona okumamız da mümkün olmuyor.

Elbette akademisyenlerin durumu biraz farklı. Bizler kitapları her zaman bir roman gibi okumak için almıyoruz. Çoğu zaman belirli bir bölüm için, bir kavram için ya da bir tartışmayı derinleştirmek için kullanıyoruz. Bir kitabın belli sayfalarını defalarca okurken, diğer kısımlarına hiç bakmayabiliyoruz. Performans çağında bu tür pragmatik okuma biçimleri de kaçınılmaz hâle geliyor.

Ama bütün bunlar başka bir gerçeği değiştirmiyor. Mikrofon uzatıldığında, memleket insanı çoğu zaman gerçeği değil, kendisi hakkında yaratmak istediği imajı konuşuyor. Belki de en büyük yalanımız, başkalarına söylediklerimiz değil; kendimize inandırmaya çalıştığımız şeyler.