Sudan Ucuz Hac

Liberya Monrovia’da Fijili bir arkadaş ile aynı devriyeye denk düştük. Bir süre arkadaşlığımız oldu. Hint asıllı Fijililerden Muhammed Riyaz. Riyaz, diğer tüm Fijililer gibi çok iri yapılı biriydi; bir o kadar hassas, iyi bir insandı. Çok mütevazı, hiçbir zaman sesini yükseltmeyen, halim selim, kendi hâlinde biriydi.

Ramazan ayıydı. Jipin kasetçalarına bir kaset koydu. “Sakıncası var mı?” diye sordu, ben de “yok” dedim. Rahman Suresi vardı kasette ve başka birkaç sûre. Onlar hatırımda değil. Ama Rahman Suresi’nin “Allah’ın nimetlerini nasıl inkâr edersiniz?” mealindeki, belli aralıklarla tekrar eden ayetin Arapçası zihnime kazındı. Okuyanın çok da güzel bir sesi vardı. Zaten çok şiirsel olan bu sure gerçekten etkileyiciydi.

Monrovia Merkez Camii’nde bir Cuma namazına katıldım. Hayatımda ilk defa başka bir dilde (İngilizce) vaaz dinledim ve yanımda çok farklı insanlarla (hemen tümü Malikî Afrika Müslümanları) birlikte ibadet ettim. Namaz başlamadan önce hoca bir kişiyi davet etti kürsüye. Dedi ki: “Bu kardeşimiz şimdi size kutsal topraklar hakkında bilgi verecek; onu can kulağıyla dinleyin!”

“Kardeşlerim!” diye lafa başladı bu zayıf adam (cami hocasına göre bayağı bir babayiğitti). Kutsal toprakların ne kadar kutsal olduğunu, peygamberin yaşadığı yeri görmenin faziletlerinden bahsetti. Sonra bir tiyatrocunun tirat atması gibi (ona vaizler muhakkak başka bir şey diyordur) sesini fırlatarak: “Düşünebiliyor musunuz, bu hac farizesi sadece ve sadece 1500 dolar. Kendinizi bir Kâbe’de hissedin bakalım!” diyerek hac organizasyonunu pazarlayıverdi.

“Pazarlayıverdi” diyorum; çünkü yanımdaki garibanlara bakıyorum, ayda en fazla 100 dolar ile geçinen insanlar (not: o yıl dolar 1,20 TL idi). Yahu, adamın en az bir yıllık nafakasını kim verir diye düşünürken, namaz başladı.

Bir iki defa Fiji evine gittim. Muhammed ile kardeş gibiydik. Birbirimize o kadar ısınmıştık. Bir defa kava içtim onlarla. Bu kava, özel bir bitkinin soğuk suda demlenmiş hâliydi. Müslüman, Hindu, Hristiyan fark etmeksizin herkesin katıldığı; suskunluğun esas olduğu, bir büyüğün (muhtemelen Hristiyan) yönettiği translı bir meditasyondu. Aslında çok davet ederdi. Hindistan cevizi kabuğundan yapılmış bir tas ile ikram edilen kava, herkes aynı tastan içtiği için o yıllarda pek içim almazdı. Bugün olsa tadına varmaya çalışırım, o ayrı.

Memlekete izne geldim, sonra geri döndüm. Şehirden bir hayli uzak sayılabilecek havaalanına beni almak için benden birkaç yaş büyük bir arkadaş gelmişti. Yolda ondan, bundan sohbet ediyoruz. Neler olmuş, neler bitmiş… “Mustafa abiden haberin var mı?” diye sordu. “Yok, nereden bileyim.”

Bomba geliyor. Bizim kendi aramızda “Müslüman Mustafa” diye ad taktığımız, dindarlığını her an göstermek isteyen, yaşça bizden bir hayli büyük bir emniyet müdürüydü Mustafa. Et olarak sadece tavuk yiyordu, onun bulunduğu ev. Dana eti olduğu her hâlinden belli olan eti yemiyordu; “dana olsa bile” İslami usullere göre kesilmemiştir diye. Eyvallah, insanın kendi tercihi. Kolonya kullanmaz falan. Neyse.

“Mustafa abiyi hacca götüreceğiz diye dolandırmışlar,” dedi. Ben de gayri ihtiyari “Tabii, Türkiye’den daha ucuz olunca kaçırmamıştır, pinti!” deyiverdim. “Sen nereden biliyorsun?” diye sordu. Bilmiyorum elbette.

Ama olay şöyle gelişmiş: Suudi Arabistan, yoksul Afrika ülkelerine her yıl kontenjan ayırırmış. Liberya’nın kontenjanı üç yüz kişi. Liberya’daki Muslim Community bunu sıraya koyup herkesi nasiplendirmek yerine “sudan ucuz 1500 dolar”a satıyormuş. Ben de camide “Kim verir o parayı?” diye düşünürken, Türkiye’den, Nijerya’dan pek çok kişi sudan ucuz diye satın almış.

Sorun şu ki, hac başvurusu yapıldığında Suudi Arabistan yüzü gözü akça pakça (bu arada Mustafa Türkiye standartlarında sarışın ve beyaz tenli) adamın fotoğrafını görünce “Ne biçim Afrikalı?” diye soruyor. Pasaport numarası vs… “Kardeşim, bunlar size hibemizdir. Elin Türkünün, Nijeryalısının ne işi var?” minvalinde bir ters tepkiyle bu iş yatıyor. Mustafa parasını geri aldı mı bilmiyorum.

Ben Muhammed Riyaz ile görüşüyor muyum diye sorarsanız, maalesef… İnternetten bulmaya çalıştım, başka arkadaşlardan haber gönderdim ama onunla bir daha hiç görüşemedim. Belki bir gün, sırf onu görmek için bile Fiji’ye gidebilirim.

Haziran 2007