Teknolojiye Direnmek Mubah mı?

İlk akıllı telefonumu sanırım 2019 yılının Kasım ayında aldım. Uzun süre telefon almamaya direndim. Ama insan, zamanla şunu fark ediyor: Word programının sunduğu en üst düzey düzenleme imkânlarının olduğu bir dünyada, daktilo ile yazma direncini sürdürmek beyhude bir inat. Bu, teknolojiyi reddetmekten çok, insanın kendine eziyet etmesi oluyor.

Yapay zekâ ile ilk kez 2023 yılında tanıştım. Bir Facebook arkadaşım önermişti. Hatta “Hocam, yapay zekâ ile makale yazmak çok kolay” gibi bir ifade kullanmıştı. Bu cümle, benim böyle bir şeye mesafeli durmam için fazlasıyla yeterliydi. Ne yani? Alıntı usullerine uymamaya bile hassasiyet gösteren ben, nasıl olur da bir makaleyi kendi irademin dışına teslim edebilirdim? O defteri kapattım.

2025’in ortalarına gelindiğinde ise bizim için neredeyse eziyete dönüşen akreditasyon sürecinde yapay zekânın ciddi biçimde işime yaradığını fark ettim. Bu vesileyle yapay zekâ–etik ilişkisine biraz baktım. Bir iki çeviri işinde yararlandım; doğrusu, harikuladeydi. Ortada bir etik ihlal yoksa, yapay zekâ neden hayatımızı kolaylaştırmasın ki?

Üstelik yapay zekânın, akademide çok temel bir adaletsizliği en azından bir miktar azaltabileceğini düşünüyorum. İngilizce konuşulan bir ülkede doğmuş bir akademisyen, bizimle yarışa 5–0 önde başlıyor. Kaynağa ulaşması kolay, okuması kolay, yazması ve sunması kolay. Onlar beş adım atarken sen bir, bilemedin iki adım atabiliyorsun. Bu, yapısal bir eşitsizlik.

Türkiye’de kim bilir kaç cevher, sırf bu dil barajı nedeniyle dünyada tanınamadı. Elbette şu itiraz yapılabilir: Yurt dışına çıkıp bilinir hâle gelenler de var. Doğru. Ama yurt dışına çıkamayanın, İngilizce eğitim veren bir kurumda çalışmayanın bu şansı çoğu zaman olmuyor. Türkiye’den yazıp dünyada etki yaratmak, söylendiği kadar kolay değil.

Umarım yapay zekâ, bu dezavantajın dozajını bir nebze olsun azaltır.