Köyümüze elektrik 1981 yılında geldi. Sanırım bu aylardı. Karın soğuğundan kurtulmuş ama henüz sıcağa kavuşamamış, bir bahar arifesinde köydeki evimize teller çekilmişti.
İlk alınan elektrikli eşya elbette televizyondu. Elektrik akımındaki yükselme ve alçalmalardan zarar görmesin diye devamlı bir regülatöre bağlı olarak çalışan televizyonun bir parçası sanırdım o cihazı, ama değilmiş. Tamamı alüminyum olan, uzaktan bakınca bir tarağa benzeyen televizyon antenleri, bir anda köyün oluklu kiremit çatılarının süsü oluvermişti. O zamanlar anten rüzgâr ve yağmurdan etkilenirdi. Sık sık çatılardan aşağı, evin pencerelerinden yukarı bağıran kimseler olurdu. Karıncalı görüntüye “karlı” denirdi ve antenin en uygun pozisyona getirilerek televizyonun cam gibi görüntü vermesi istenirdi.
Siyah-beyaz televizyonda en çok akşam haberleri aklımda kaldı. Her akşam mutlaka İran-Irak savaşının görüntüleri olurdu. İran nere, Irak nere bilmezdim ama savaştıklarını, her gün onlarca asker kaybettiklerini bilirdim. Sonradan adının Saddam olduğunu öğreneceğim ama o zamanlar adıyla ilgili bir fikrim olmayan, kara bıyıklı, yağız Irak generalini hatırlarım. Bir de İran deyince akla gelen kara sarıklı ve uzun sakallı dedeyi.
İlk çocukluk yıllarımda uzaklardan bize el sallayan iki ülke daha vardı: Nikaragua ve Honduras. Aralarında savaş var mıydı, hatırlamıyorum ama bu iki ülkede askerlerin yönetime el koyduğunu sıkça duyardım. Oradan gelen haberlerde de askerler, silahlar, patlamalar, suikastlar olurdu.
Bir de Panama ve Liberya bandıralı gemiler vardı. Ne zaman bir gemiyle ilgili haber olsa hemen bu iki ülkeden birinin adı söyleniverirdi.
İç haberler deyince, zaman zaman general üniformasıyla “netekim” diyen adam görünürdü ama en çok tombiş amca. Bütün olan biten bir şekilde tombiş amca Özal’a dayanırdı. Bir de karısı Semra Hanım sık görünürdü televizyonda.
Ben küçükken Dallas çok meşhurdu. Herkes birbirine Dallas dizisindeki karakterlerin adını lakap olarak takardı. Hatta birkaç yıl sonra doğacak halamın kızının adı Melisa olacaktı. Dallas ile ilgili bir şey hatırlamıyorum; sadece pek çoğunun kovboy şapkası taktığını, ata bindiğini hatırlıyorum. Şimdi dizinin ana kurgusunda aşk ve entrika olduğunu biliyorum ama çocuk aklım bunları anlamaya yetmiyordu.
Tek kanallı dönemde hepsi aynı tornadan çıkmış gibi konuşan, nefes alma, duraklama ve vurgulama zamanları ayarlı sunucular haber sunardı. Hepsi çok şık ve temiz çıkardı televizyona. Asla ses tonlarından taviz vermezler, haber metni dışına çıkmazlar; ne üzüldüklerini ne de sevindiklerini belli ederlerdi. Sadece millî takım başarı gösterdiğinde —ki onu da çok duymazdık— spor sunucuları sevinçlerini gizleyemezdi.
Reklam kuşağı çok renkliydi. Siyah-beyaz televizyonda görüntü değişimi, müzik, jenerik ve seslendirme ile en çok ilgimi çeken kısımdı. Oysa reklamları büyükler sevmezdi.
Bugün yine iki ülke arasında savaşı izliyoruz. Demek ki bugün 3-4 yaşında olup Rusya-Ukrayna savaşına televizyonla şahit olan bebeler, bir gün benim yaşıma geldiğinde televizyon anılarını yazacaklar. Belki o zaman televizyon eski teknolojinin ürünü, nostaljik bir aygıt olacak. Benim çocukluğumdaki televizyon renklendi, tüpten kurtuldu; tombikken incecik bir çerçeveye sığdı. Ama hâlâ kendisiyle en çok bağ kurulan eşya olma özelliğini gösteriyor. Telefondan bile daha çok…
8 Mart 2022
(Facebook)