Yeme-içme alışkanlığıma etki eden ikinci önemli unsur, 14 yaşımda başlayan ve yedi sene süren yatılı okul dönemimdir. Bu sürecin bazı etkileri olmuştur.
Birincisi, üç öğün yemeğin her gün saatinde yenmesi. Bu durum her ne kadar okul döneminde böyle olsa da çalışma hayatına geçince tıpa tıp uygulanmıyor. Ama kahvaltı yapma ve öğle yemeği yeme o zamanlardan alışkanlığımdır. Kahvaltıyı günün en önemli öğünü sayarım. Kahvaltısız güne başlamak, öğleye kadar bir boşluk hissettirir. En başta çok sevdiğim çayı içemem
Öğle yemeklerini mutlaka yerim.
Akşam yemekleri ise o kadar standartta değil. Elbette yerim ama zamanı pek belli olmaz. Yirmi yıldır yaptığım iki işte akşam mesai bitimi olmadı hiç. Polis amirliği yaptığım yıllarda zaten gece yarısına kadar ayakta olmak zorunda idim. 12 yıldır yaptığım öğretim üyeliğinde de durum çok farklı değil. İkinci öğretim, yüksek lisans dersleri vs. bizi gece yarılarına kadar mesaide tutuyor. Gece yediğimin yemekler fazla kilo yapıyor, başka başka çözümler geliştirmek zorundayım.
Yatılı okulda akşam yemekleri, uyumadan önceki son vazife idi. Yani kendini düşüneceğin, hayaller kuracağın bir boşluğa açılırdı. Soğuk ve ürpertici idi. Devamlı beyaz floresan ışığı altında yemek yemek hiç iyi bir his uyandırmazdı bende.
Yatılı okulun bana kattığı ikinci şey tabldot ve toplu yemeğe karşı önyargılı olmamamdır. Toplu yemek yenen yerlerde yemekleri beğenmeyenlere çok rastlarım. Kimsenin yorumuna kulak asmam. Kendi düşüncem hepsinden önemlidir. Bu yerlerde hijyen lezzetten daha öne çıkar benim için. Yemeklerle ilgili hiç konuşmam. Benim burun kıvırdığım bir yemek, başkasının çok zor eriştiği, hatta erişemediği bir şey olabilir.
Polis Koleji yıllarında beni etkileyen bir vaka “bulgur pilavı ve bamya” çıkan günlerde variller dolusu yemek atığıdır. Mutfakta pişen bulgur pilavı yarı yarıya, bamya ise %90 yenmeden doğrudan çöpe dökülürdü. Oysa bulgur pilavı oldukça lezzetli idi. Genelde yanında et yahnisi veya nohut-fasulye, mevsimine göre salata veya cacık olurdu.
Ama öğrenciler birbirlerinden etkilenerek bulgura küfredeler. Bamyayı tabaklarına bile koymazlardı. Bamya çok lezzetli değildi, kabul. Ama o kadar kötü de değildi. Sorun bamyanın konserve oluşu idi. Bildiğimiz bamya çorbası gibi olmuyordu iri iri konserve. Ama aşçılar mümkün olduğunda soğan ve kuşbaşı ile lezzetlendiriyordu. Peki, dökülen bu kadar yemek ne oluyordu? Birkaç çöp varili tepeleme bulgur pilavı ve bamya ile doluyordu. Her gün istisnasız kolejin hemen yakınındaki gecekondulardan bu çöplerden yemek almaya gelenler oluyordu. Uzaktan sınıflardan gelenleri ve çöpten tencerelerini dolduranları görürdük. Kendileri için mi, hayvanları için mi alıyor, hep sorardık birbirimize. Yahu madem bu insanlar yemekleri alıyorlar, bu da biliniyor, niçin çöp varilinde sunuluyor. Temizce konulsa, artan yemekler ve ihtiyacı olan alsa! Hayır, “devlet aklı” öyle çalışmaz. Devlet çöpe atılanı elinden çıkarmak zorundadır ve belediyenin kamyonları gelip, varil varil yemekleri diğer çöplere boca ederdi. “Devlet aklı” ne işe yarar, “hukuk kuralları kimin içindir” ilk defa o zaman sormuşum kendime, şimdi geri dönüp baktığımda.
Geç çocukluk ve gençlik yıllarım Ankara’nın kısır döngüsünde, Sakarya-Kızılay-Maltepe çizgisinde geçti. Yatılı okulun düzenli ama standart yemeklerini, hafta sonunun standart festfudu süsler gibi oldu. Arkadaşlarım artistlik olsun diye hamburger cips yerdi ama ben döner ayrancıydım. Küçüklüğümde geçirdiğim bazı hastalıklar (milletçi-selefi-sosyalist ideolojiler) kolaya karşı tavır almama sebep olmuştu. Müslüman kardeşler henüz İsrail’i protesto etmezken, emperyalizmin temsilcisi gördüğüm kolaya ve hamburgere mesafe koymuştum. Şimdi düşünüyorum, bir yanlışla bir doğru yapmışım. Takıntılı olmak iyi bir şey değil, ama yanlışlıkla da olsa iyi bir şey yapmışım.
Yirmili yaşlarıma doğru tek eğlencem Sakarya’da bira içmek oldu. O zamanlar Ankara’da hafiften mutfaklarda bir zenginlik oluşmaya başlamıştı. Çeşitli sofralar (Urfa, Antep) açılmış, Aspavalar çoğalmıştı. Samsun/Bafra pidesi haftasonu aradığım şeyler olmaya başladı. Balık mevsimi Can Balıktan ekmek arası balık alıp, bankta tekel birası veya Efesle içmek fena bir fikir değildi.
Bu dönemde bir şansım vardı. Sigara içmiyordum ki, hiç düzenli sigara içmedim, öyle bir alışkanlığım olmadı. Pek çok arkadaşım harçlığının önemli kısmını sigaraya ayırırken, benim daha çok yemeğe ve biraya ayırma şansım vardı.
Sonuç olarak, programlanmış bir geç çocukluk ve gençlik dönemi, yeme-içme konusunda size çok seçme hakkı tanımıyor. Ama bu dönemin, yemek konusunda daha az seçici olmam konusunda bir etkisi oldu. Lokantalara yeni gittiğim dönemler ve henüz damağım ayırt edici bir özelliğe sahip değildi.