Türkiye’de son yıllarda iyice yerleşmiş bir siyaset taktiği var; muhatabını kendi kurduğu mindere çekmek, tartışmayı gerçek meselenin üzerinden değil, tekeline aldığını iddia ettiği kutsal semboller üzerinden yürütmek ve orada rakibini boğmaya çalışmak.
Ekonomiyi mi eleştiriyorsunuz?
Cevap hazırdır: “ezan susmaz, bayrak inmez.”
Yolsuzluğu mu sorguluyorsunuz?
Cevap yine aynıdır: “vatan bölünmez.”
Hukuksuzluğu mu anlatıyorsunuz?
Bir anda karşınıza şehit cenazeleri, milli beka nutukları, dini hamaset çıkar.
Nitekim Türkiye’de uzun süredir gerçek sorunlara gerçek cevap vermek yerine, toplumun ortak değerlerini birer siyasi sığınak haline getiren bir anlayış hüküm sürüyor. Din, bayrak, Kur’an, vatan, şehitlik, milli güvenlik… Bunların hiçbiri artık topluma ait ortak semboller olarak bırakılmıyor; belli siyasal odaklar tarafından adeta tapulanıyor. Böylece sıkıştıkları her anda o tapulu araziye kaçıp “burası benim kutsal saham, buraya girersen seni hain ilan ederim” diyebiliyorlar.
Bu yöntem yeni değil.
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının yirmi dört yıldır en ustalıkla kullandığı yöntem budur.
Zamdan bunalmış vatandaşı konuşamaz hale getirmenin yolu ekonomiyi düzeltmek değil; konuyu bir anda ezana, bayrağa, beka meselesine taşımaktır.
İşsizliği tartışırken bir anda sınır ötesi operasyon konuşulur.
Yargı bağımsızlığını tartışırken “yerli ve milli duruş” nutukları atılır.
Cevap veremediği her anda kutsal değerler devreye sokulur ve muhalif ses suçluluk psikolojisine itilir.
Aynı stratejiyi yıllardır kendine milliyetçi diyen kimi çevrelerde de gördük.
Ne zaman bir cinayet, bir mafya ilişkisi, bir karanlık bağlantı ortaya çıksa, failin arkasına bir Türk bayrağı gerilir; birkaç bozkurt işareti, birkaç hamasi sloganla mesele örtülmeye çalışılır. Suç bireysel olmaktan çıkarılır, eleştiri yapanlar “millî değerlere saldıranlar” konumuna düşürülür. Bayrak bir ülkenin ortak sembolü olmaktan çıkar, bir zırh haline getirilir.
İşte ben buna zeytinyağı siyaseti diyorum.
Nasıl ki zeytinyağı suyun üstüne çıkar, her koşulda yüzeye yayılır ve alta batmazsa; bu siyaset de hangi hatayı yaparsa yapsın, hangi yanlışın içine düşerse düşsün, kutsal sembollerin kaygan yüzeyine çıkarak çamura yatmayı başarıyor. Soruya cevap vermiyor; suçlamayı bertaraf etmiyor, yalnızca üstüne yapışan sorumluluğu kutsalın parlaklığıyla kaydırıyor. Hacıyatmaz misali, her zaman haklı. Haklılığı hakikatten, gerçeklerden değil, sömürmeyi alışkanlık haline getirdiği ve adeta tekeline aldığı kutsallardan geliyor.
Felsefede buna argumentum ad populum, yani kalabalığın ortak duygularına yaslanarak haklı görünme; çoğunluğun hissiyatını arkasına alıp mantıksal üstünlük kurma safsatası denir. Gerçekten kaçıp halkın arkasına, kalabalığa sığınma taktiği. İkinci taktik bayrak sallama (flag-waving) numarasıdır. Bayrak, marş, Atatürk, dinî veya millî herhangi bir kutsal ortaya sürülür ve karşı taraf bir anda eli zayıflamış hâle getirilir; artık tartışma somut olgular üzerinden değil, kutsallara sadakat testi üzerinden yürümeye başlar. Üçüncüsü ise klasik mantığın iz şaşırtma (red herring), yani konuyu saptırma, safsatasıdır. Asıl meseleyi dağıtmak için ortaya bambaşka, duygusal ve kışkırtıcı bir yem atılır; herkes onun peşine takılırken gerçek hata, gerçek sorumluluk ve gerçek soru görünmez hale getirilir. Tam da bu sebeple Türkiye’de siyasal tartışmaların en kullanışlı kaçış rampaları, karşı tarafı FETÖ’cülükle, PKK’lılıkla, bayrak düşmanlığıyla, Atatürk karşıtlığıyla yaftalamaktır. Filhakika bir kimse bu kartı masaya sürdüğü anda karşı taraf ister istemez savunmaya geçer ve tartışmaya yenik başlamış olur. Zeytinyağı siyaseti tam olarak budur. Önce kalabalığın kutsallarına yaslanır, sonra bayrağı sallar, ardından asıl meseleden iz kaçırır; böylece her seferinde suyun üstünde kalmayı başarır.
Ne yazık ki bu alışkanlık artık sadece sağ siyasetin değil, muhalefet içindeki bazı yapıların da kullandığı son derece kullanışlı bir aparata dönüştü.
Son günlerde bunu en çıplak haliyle kendisini Atatürk’ün ve cumhuriyet değerlerinin tek meşru sahibi sanan Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu çizgisinde, özelde de Eğitim-İş pratiğinde gördük.
Çorum’da Kadeş Meydanı’nda düzenlenen 1 Mayıs etkinliğinde ortak tertip komitesinin bütün kuralları önceden belirlenmiş; platformun önünde hangi ortak pankartın asılacağı, kortejlerin nerede duracağı, görünürlüğün nasıl sağlanacağı belli idi. Buna rağmen platformun önüne, altında kocaman sendika adı yazan bir Atatürk posteri ve Türk bayrağı çekildi. Türk bayrağı başka bir kortejin görünürlüğünü kapattı; Atatürk posteri ise 1 Mayıs Komitesi’nin ortak yazısını görünmez hale getirdi.
Burada itiraz edilen şey ne Atatürk idi ne bayrak idi.
İtiraz edilen şey çok basitti. Ortak alınmış kararlara uyun, ortak platformu kendi sendikal vitrininize çevirmeyin. Düzenleme komitesi yetkilileri son derece makul bir talepte bulundu: “Lütfen bunu kendi kortejinizin önüne götürün.”
Kimse “Atatürk’ü kaldırın” demedi.
Kimse “Türk bayrağı istemiyoruz” demedi.
Kimse “İstiklal Marşı’na karşıyız” demedi.
Ama tam bu noktada o tanıdık zeytinyağı siyaseti devreye girdi:
“Siz bizden Atatürk’ü kaldırmamızı mı istiyorsunuz?”
İşte mesele tam da burada.
Muhatap size “komite kararına uyun” diyor; siz bunu “Atatürk düşmanlığı”na çeviriyorsunuz.
Muhatap size “ortak alanı kapatmayın” diyor; siz bunu “Türk bayrağına saldırı” gibi sunuyorsunuz.
Muhatap size “kortej düzeni” diyor; siz “kimse bize Atatürk’ü kaldırtamaz” yaygarasına başlıyorsunuz.
Bu, bildiğimiz AKP savunma repertuarının birebir aynısıdır.
Gerçek soruya cevap vermek yerine kutsalı devreye sok, mağduriyet üret, karşı tarafı suçlu hissettir ve çamura yat.
Daha acısı, bunu yapanların kendilerini muhalif ve hatta sol diye tanımlamalarıdır.
Biz burada Atatürk sevgisinden değil, Atatürk’ün siyaseten sömürülmesinden söz ediyoruz. Atatürk bu toplumun ortak tarihsel değeridir.
Onu anlatmanın, anlamanın, genç kuşaklara aktarmanın bin tane onurlu yolu vardır. Üniversitede bir derste Cumhuriyet’in aydınlanmacı mirasını anlatırsınız; gençlerde gerçek bir saygı üretirsiniz. 19 Mayıs’ta, 23 Nisan’da, bağımsızlık ve laiklik mitinglerinde onun fikirlerini tartışırsınız. Bunların hepsi anlamlıdır.
Ama 1 Mayıs gibi emek eksenli, enternasyonal niteliği olan bir alanda, altında sendikanızın adı yazan dev bir Atatürk posterini platformun önüne kapatıp sonra “Atatürk’e saldırıyorlar” diye bağırıyorsanız, bu artık Atatürk’e sahip çıkmak değildir; Atatürk üzerinden siyasi rant devşirmektir.
Nasıl ki Yılmaz Özdil aynı kitabı on farklı isimle basıp Atatürk piyasasından ekonomik sermaye üretiyorsa, burada da aynı sembol sendikal ve siyasal sermaye üretmek için kullanılmaktadır.
Bu çizginin en tehlikeli tarafı ise yalnızca sembol sömürüsü değildir.
“Ulusal çıkar”, “milli mesele”, “savunma sanayii”, “devletin bekası” gibi kavramlar devreye girdiğinde, bu katı ulusalcı damar yıllardır dönüp dolaşıp iktidarın arkasında hizalanmaktan da geri durmamaktadır. Muhalefetin içinde görünür ama kritik eşiklerde iktidarın işine yarayan kırıcı bir işlev üstlenir. Toplumsal muhalefetin enerjisini sınıf, hukuk, demokrasi, özgürlük taleplerinden alıp sembol tartışmalarına hapseder.
Yani bir anlamda muhalefetin içindeki kullanışlı fren mekanizmasıdır.
Tam da bu nedenle, bugün asıl yapılması gereken şey bu sembol rehinelerine teslim olmamaktır.
Ne Atatürk onların tekelindedir,
ne bayrak onların mülküdür, ne İstiklal Marşı onların tapusundadır.
Bu ülkenin ortak değerlerini kendi siyasal dükkânına tabela yapanlara verilecek en doğru cevap, kutsalları onların elinden geri almaktır.
Sağ siyasetin din ve bayrak üzerinden yıllardır kurduğu bu zeytinyağı stratejisine alışığız. Ancak kendisine sol diyen, emek mücadelesinden söz eden ama 1 Mayıs’ta bile sınıfı değil sembolü öne süren bu çizgiye de artık aynı açıklıkla itiraz etmek gerekir.
Çorum 1 Mayıs’ta yaşanan tam olarak buydu.
Ve buna verilecek en iyi cevap, Atatürk’ü siyasi çamura yatma aracı olmaktan çıkarıp yeniden ortak tarihsel hafızanın onurlu yerine koymaktır. Bunun yolu da 19 Mayıs’ta Atatürk’e nasıl gerçekten sahip çıkıldığını; onu tabela değil fikir olarak savunmanın ne demek olduğunu göstermektir.
Şimdiden 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nda büyük bir “Gençlik Yürüyüşü” için harekete geçmek gerekir.