Bugünü mü yaşıyoruz, yarını mı ölüyoruz?

Nazım Hikmet adını ilk duyduğumda ortaokuldaydım, sanırım Düzce’nin bir ilkokulunda bu ismi duymuş olma şansım yok. Ama “Nazım”ı ilk hangi vesileyle duyduğumu hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey yanında eşantiyon verilen “sakıncalı şair” unvanıydı.
Ortaokul yılları boyunca Nazım Hikmet’in sözü birkaç defa geçti. Büyük şair, milli şair. Komünistmiş, o yüzden Rusya’ya kaçmış. Atatürk ile fikirsel olarak uyuşmamış bazı yönlerden, ama vatansever ve vatan hasretiyle dolu bir vatan şairiymiş. Hapishaneden kaçmış.
Bu bilgi yığını ortaokuldan henüz süzülmemiş.
Polis Koleji yıllarında nedense hayatımda daha fazla oldu Nazım. Oysa anti-komünizm ocağındaydım ve bir insan hakkındaki ilk bilgi muhtemelen komünist veya vatanseverdi. Nazım ise hem komünist, hem vatanseverdi 😃
Sonra kitaplarına dokunmak. Dost’un çoğunlukla kitap almaksızın, zamanın derinliklerinde kaybettiği, zamansız ve bol ışıklı bildiğim ilk kitap avemesinin sıkışık raflarında “sakınca”ya dokunmak.
İşte çaktırmadan bir iki şiir görmek.
Ve cesaretle ama kimseye gösteremeyeceğin bir korkaklıkla bir kitabını almak.
“Kerem Gibi” ilk ezber. Hatta tek. Başka şiirini bilmem ezbere. İşte böyle kelime oyunlular, atlılar, Salkım Söğüt.
Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat…
Atları rüzgâr…
Atları…
At…
Nazım bir lise öğrencisi için iyi bir örnek değil. Demek istediğim, liseliler önce kurallı şiirleri öğrenip, becerenler bir üst seviye olarak Nazımgiller’e gitmeli.
Bilmiyorum, belki de saçma bir düşünce.
Asıl meseleme gelirsem, Nazım, büyük şair.
Sadece Van-Edirne hattı değil, dünyaya dinletmiş kendini. Sovyetler sahiplenmiş, Avrupa’nın doğusunu fethetmiş. Türk’ün Türkçenin gücünü göstermiş, dünyadaki önemli şairler arasında sayılmış.
20’li yaşlar ve sonrası, tam da Cumhuriyet’in kuruluşundan hapse girdiği 1938’e kadar, bol kovalamacalı bir hayat.
Oysa bir paşa torunu, bürokrat çocuğu. Ağzında gümüş kaşıkla doğmuş, dalgalı sarı saçlı Kıvanç Tatlıtuğ tam. Komünist olacak son adam, yaşa İstanbul’da köşkte. Para getirmeyen, cepten yakan komünist romantizminde parti işleri, yayıncılık.
12 yıl sürecek mahpusluk ayrı dert.
Daha sonrası kaçış ve hayatta kalma hikayesi. Türlü mücadeleler ve hep bir ayrı mekânda, doğumla göbeğinin, yaşamla ve aşkla hayatının bağlandığı topraklardan uzak yaşama mecburiyeti. Türlü sağlık sorunları ve hep maymun iştahlı bir aşk hayatı.
Nazım gününü yaşayabildi mi?
Nazımgiller bugünlerini yaşayabiliyor mu?
Nazım Hikmet en çok bilineni.
Ama pek çok isimsiz Nazım, bugünün çarkları arasında eridi. İşkencelerde ölenler, hayatı mahpusta son bulanlar. Nazım gibi vatandaşlıktan çıkarılıp, yarı aç yarı tok, dil diş bilmedikleri gurbet ellerinde düşük nitelikli işler, sömürülen emekler.
Dünya gözüyle Nazım kadar şanslı olmadıkları gibi, ölünce de hatırlayan olmadı onları.
Bugünü yaşayabiliyor muyuz?
İkili bir seçenek karşısında mıyız? Bugün eziyet çekip, yarın onurlu insanlar olarak mı hatırlanmak muradımız? Yoksa bugün etiksiz, ahlaksız ve vicdansız bir dünya yaşayıp, günümüzü bugün edip, yarın nasıl hatırlanacağımızı umursamamalı mıyız?
Hayat kısa, yaşam tek. Bir kere ölünce bitiyor. Sınaması yok. Yanlış şık işaretlendiğinde düzeltmesi kolay değil.
Yıllarını tıpkı Nazım gibi mücadele ile geçirmiş ama onun kadar tanınır olmayan ve ölünce de Nazım gibi bilinmeyecek bir dostuma, bugün şaka yollu dedim ki, “Abi biz niye otokrasiye direniyoruz ki? Gel teslim olalım. Düşmansız otokrat ne yapacağını şaşırsın. En azından bugünümüzü kurtarırız!” Haliyle gülüştük “Doğru söylüyorsun” dedi…
Onurlu bir yaşam arzuluyoruz. Borçsuz ve omurgalı ölmek istiyoruz. Niye bugünü yaşama tercihimiz yok?
Sonuçta Nazım gibi ölümünden sonra bilinen, belki gününü feda etmiş ama yarını yaşayan bir biri de olmayacağız. Gerçi onun bugün yaşaması dününe faydalı olmadı. Ayrılıkları, acıları, hasretleri bir gün yenik düştüğü kalbine gömülüp gitti. Bugün çok biliniyor olması, seviliyor olması dünün acılarına ne fayda eder?
İşte biz yarın da yaşamayacağız zaten.
Bugünü yaşayabilecek miyiz peki?
Facebook 12 Nisan 2025