İspanyolcada mozarap veya mozarab diye bir sözcük vardır. Bu sözcüğün kökeni Arapça müsta‘rib (مستعرب) kelimesine dayanır. “Araplaşmış, Arap gibi görünen” anlamına gelen müsta‘rib, İslam hâkimiyeti altındaki Endülüs’te Hristiyanlığını koruduğu hâlde Arapçayı ve Arap hayat tarzını benimseyen insanlar için kullanılmıştır.
Bu insanlar dinlerini değiştirmemişlerdi. Kiliselerine gitmeye, Hristiyan inancına göre yaşamaya ve kendi dinî kimliklerini korumaya devam ediyorlardı. Bununla birlikte Arap isimleri kullanıyor, Arapça konuşuyor, Arap edebiyatıyla ilgileniyor; yeme içme, giyim kuşam ve ev düzeninde Müslümanları örnek alıyorlardı. Arapçaya duyulan ilgi, özellikle gençler arasında öylesine artmıştı ki yerel dillerinden daha fazla Arapça kullanılır hâle gelmişti.
İspanyol kaynaklarına mozarap biçiminde geçen bu adlandırma, zamanla tahkir edici bir vurgu da kazanmıştır. Arap hâkimiyetinde yaşarken Arapların dilinden ve kültüründen etkilenmek, sonraki dönemlerin kimi İspanyol tarihçileri bakımından kültürel bir zayıflık, aidiyet kaybı veya kendi köklerine yabancılaşma olarak görülmüştür. Başka bir ifadeyle, Arap gibi yaşamak ve Araplara benzemek, insanları küçümsemek için kullanılan bir kimlik damgasına dönüştürülmüştür.
Bu hikâye pek çok insana tanıdık geliyordur sanırım.
Bugün Türkiye’de de Batı kültüründen etkilenmiş insanlara benzer bir küçümsemeyle müstağrip deniliyor. Arapça müstağrib (مستغرب) kelimesinden gelen müstağrip; Batılılaşmış, Batı’ya hayranlık duyan veya Batı kültürüne öykünen kişi anlamında kullanılıyor. Sözcük, özellikle düşünce hayatımızda, Batı’yı sorgulamadan taklit ettiği ve kendi toplumuna yabancılaştığı ileri sürülen aydın tipini anlatan olumsuz bir sıfata dönüşmüş durumda.
Cemil Meriç de Mağaradakiler kitabı başta olmak üzere eserlerinde müstağrip aydın tipini eleştirir. Onun itirazı Batı’yı tanımaya değil, kendi toplumunu tanımadan Batı’nın hazır hükümlerini benimsemeye; kendi insanına yukarıdan bakarken Batılı düşünce karşısında zihinsel bağımlılığa girmeyedir. Ancak bugün kavram bu düşünsel derinliğinden büyük ölçüde koparılmış, farklı yaşayan herkese yöneltilen kolay bir yaftaya dönüştürülmüştür.
Mum yakan müstağrip, klasik müzik dinleyen müstağrip, tiyatroyla uğraşan müstağrip, “Işıklar içinde uyusun” diyen müstağrip…
Üstelik insanları Batı’ya öykünmekle suçlamak için kullanılan müstağrip sözcüğü de Arapçadır. Oksimoroni burada başlıyor. Arapçadan alınmış bir kavramla Batı kültüründen etkilenmiş insanlar kültürel yabancılaşmayla suçlanıyor; fakat Arap kültüründen etkilenmenin kendisi yabancılaşma değil, “öze bağlılık” sayılıyor. İlginç…
Kültürel etkileşimden kaçış yoktur
İnsanlar içinde bulundukları siyasal düzen, komşuluk ilişkileri, eğitim, ticaret, sanat, edebiyat ve gündelik hayat, onların dillerini, davranışlarını ve dünyayı anlamlandırma biçimlerini etkiler.
Endülüs Hristiyanlarının Müslüman olmadan Arapçayı ve Arap hayat tarzını benimsemesi bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Siyasal hâkimiyet yalnızca yöneticileri değiştirmemiş; egemenlerin dilini, edebiyatını, estetik anlayışını ve gündelik yaşam alışkanlıklarını da cazip ve ayrıcalıklı hâle getirmiştir. İnsanlar hâkim kültürün dilini öğrenmiş, isimlerini kullanmış ve hayat tarzından etkilenmiştir.
İslam’ın yayılması da yalnızca bir inancın kabul edilmesinden ibaret kalmadı. İslamiyet 7. yüzyılda ortaya çıktığına göre bugün kendisini Türk, Kürt, Çerkes, Laz, Boşnak, Arnavut, Fars, Berberi veya başka bir kavme mensup sayan Müslümanların ataları bu dini tarihin belirli bir döneminde benimsedi. Bu din değişimi, Arapça ve Arap kültürüyle yoğun bir ilişkiyi de beraberinde getirdi. Kur’an’ın Arapça olması, ibadetlerde Arapçanın kullanılması ve temel dinî kaynakların bu dilde yazılması, Arapçaya bütün Müslüman toplumlarda özel bir konum kazandırdı. Pek çok Arapça sözcük gündelik dillere yerleşti. İsimlerden taziye sözlerine, kıyafetlerden dinî törenlere kadar hayatın pek çok alanı bu etkileşimden payını aldı.
İlk İslam fetihlerinden sonra Müslüman olan Arap dışı halklara mevâlî deniliyordu. Farslar, Berberiler, Kıptiler ve Türkler gibi farklı topluluklar bu kategori içinde yer aldı. Mevâlînin tamamı Araplaşmadı; pek çok halk kendi dilini ve kültürel kimliğini korudu. Ancak bunların büyük bir bölümü dinle birlikte Arapçayı ve Arap kültürüne ait kalıpları da benimsedi. Bu bakımdan kimi mevâlî topluluklarının kültürel olarak müsta‘ribleştiği söylenebilir. Öyle ki, nüfus çoğunluğu etnik olarak Arap olmadığı halde bugün dünyada 24 Arap ülkesinin varlığının kabul edilmesi basit bir etkileşimin sonucu değildir. Fas’tan Nijerya’ya, Tanzanya’dan Singapur’a, Sahraüstü ve Sahraltı Afrika, Levant, Mezopotamya, Acem, Ortaasya ve Çinhindi’nde müsta‘rib yüz milyonların varlığı, meselenin sadece dini değil, kültürel bir invasyon ile açıklanabilir.
Endülüs örneği Araplaşmanın Müslümanlaşmadan daha geniş bir süreç olduğunu gösterir. İnsanlar dinlerini korudukları hâlde hâkim dil ve kültürün etkisine girebilmiştir. Dolayısıyla Arap fetihlerinin sonuçları yalnızca İslam’ın yayılmasıyla açıklanamaz. Bu fetih ve işgaller belirli coğrafyalarda siyasal hâkimiyetle birlikte dilsel ve kültürel bir Araplaşma da meydana getirmiştir.
Burada amacımız Arap kültürünün etkilenmeyi tartışmak değildir. Arapçadan kelimeler almak da Arap edebiyatından, müziğinden veya geleneklerinden etkilenmek elbette olağandır. Mesele, Arap kültüründen alınanları dinin ayrılmaz parçası ve kendi “öz kültürümüz”; başka kültürlerden alınanları ise yozlaşma sayan çifte standarttır.
Müsta‘ribleşmek doğal ise müstağripleşmek de olağandır
Kültürel etkileşim Araplarla karşılaşınca doğal, Batı’yla karşılaşınca utanç verici hâle gelmez. Bu coğrafyanın insanları bin yılı aşkın bir süredir Rumlarla, Ermenilerle, Süryanilerle, Yahudilerle ve başka gayrimüslim topluluklarla yan yana yaşıyor. Bu uzun tarih boyunca insanlar yalnızca savaşmadılar; komşuluk yaptılar, ticaret yaptılar, aynı sokaklarda yaşadılar, birbirlerinin yemeklerinden, müziklerinden, kelimelerinden ve geleneklerinden etkilendiler. Bugün ayrı ayrı toplumlara ait olduğu düşünülen birçok unsur, gerçekte bu müşterek hayatın ürünüdür.
Son üç yüz yıldır dünyada bilimsel, teknolojik, ekonomik ve kültürel üstünlük kuran Batı’yla da yoğun bir etkileşim içindeyiz. Kullandığımız siyasal kurumlardan hukuk sistemimize, eğitimden sanata, romandan sinemaya, orkestradan modern tiyatroya kadar hayatımızın pek çok alanı bu ilişkinin izlerini taşıyor.
Böyle bir dünyada tiyatroyla uğraşan bir insanın Batılı sanat geleneklerinden etkilenmesi neden şaşırtıcı olsun? Modern tiyatronun içinde yaşayan, ömrünü sahnede geçiren ve arkadaşlık çevresi bu kültür içinde oluşan bir sanatçıdan Araplaşması değil, belli ölçülerde Batılılaşması beklenir. Tiyatrocular kendi jargonlarını, sembollerini ve uğurlama biçimlerini geliştirmişlerse bunda anlaşılmayacak ne vardır?
Bir tiyatro sanatçısının ardından mum yakılması, müzik çalınması veya sahnede bir anma töreni düzenlenmesi İslam’a saldırı değildir. Bu, o insanın yaşadığı ve kendisini ait hissettiği çevrenin onu kendi diliyle uğurlamasıdır. Türkiye’de tiyatro, sinema veya Batılı sanatlar içinde yetişmiş insan aynı kültürel etkileşimi yaşadığında köksüzlükle suçlamak, adil bir yaklaşım değildir.
Müsta‘ribleşmek tarihsel etkileşimse müstağripleşmek niçin kültürel ihanet olsun?
“Allah rahmet eylesin” deme mecburiyeti
Son zamanlarda yeni bir mahalle baskısı peyda oldu. Her ölümün ardından mutlaka “Allah rahmet eylesin” veya “Mekânı cennet olsun” deme mecburiyeti…
Bir sanatçının ölümünün ardından arkadaşları “Işıklar içinde uyusun”, “Huzur içinde yatsın”, “Yıldızlar yoldaşı olsun” veya “Devri daim olsun” dediğinde hemen niyet sorgulamasına girişiliyor. “Neden Allah rahmet eylesin diyemiyorsunuz? Allah demekten mi utanıyorsunuz?”
Hayır, mesele Allah demekten utanmak veya İslami bir ifadeden özellikle kaçınmak değildir. Bu toplumda başka dinlere inanan, hiçbir dine inanmayan veya kendisi için İslami bir dua edilmesini istemeyen insanlar da yaşamaktadır.
Elbette bir Hristiyan, Müslüman arkadaşının ardından “Allah rahmet eylesin” diyebilir. Bir Müslüman da bir Hristiyan için “Ruhu huzur bulsun” diyebilir. İnsanlar kimi zaman kendi inançlarının, kimi zaman da karşılarındaki insanın kültürel dilinden sözler seçebilirler. Burada değişmez ve herkese uygulanabilecek tek bir taziye kalıbı yoktur. Asıl soru, taziyede bulunan kişinin hangi sözü söylemeye alıştığından önce, ölen kişinin nasıl bir hayat yaşadığı ve hangi sözlerle anılmak isteyeceğidir.
Tanrı’ya inanmayan, herhangi bir dine mensup olmayan veya İslam’ın ölümden sonraki hayat anlayışını benimsemeyen bir insanın ardından neden mutlaka Allah’tan rahmet dilenmesi gereksin? O kişi hayattayken kendisi için böyle bir dua edilmesini ister miydi? Yakınları onun hangi sözlerle anılmasını uygun buluyor?
Taziye, yaşayan kişinin kendi inancını ilan etmesinden çok, ölen kişinin hatırasına ve yakınlarının acısına saygı gösterme biçimidir. Ölenin ve ailesinin inancına uygun bir söz söylemek, kendi inancımızdan vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, karşımızdaki insanı kendimize benzetmeden kabul edebildiğimizi gösterir.
“Allah rahmet eylesin” inanan biri için ne kadar samimi ve kıymetli bir duaysa “Işıklar içinde uyusun”, “Devri daim olsun” veya “Huzur içinde yatsın” da başka biri için o kadar samimi ve kıymetli olabilir.
Benzer bir baskı cenaze namazı konusunda da görülüyor. Bir cenazeye katılan herkesin cenaze namazına durması gerektiği düşünülüyor. Oysa cenaze törenine katılmak ile o törendeki ibadeti yerine getirmek aynı şey değildir.
Bir Müslüman, kilisede düzenlenen cenaze törenine katıldığında istavroz çıkarmak zorunda değildir. İstavroz çıkarmadan da ölene saygı gösterebilir, ailesinin acısını paylaşabilir. Aynı şekilde Müslüman olmayan veya herhangi bir dine inanmayan kişiden de camiye geldiği için cenaze namazına durması beklenmemelidir. İnsan cenazeye katılabilir, tabutun başında bekleyebilir, yakınlarının elini tutabilir, gerektiğinde tabutu omuzlayabilir ve defin sırasında orada bulunabilir. Bütün bunları inanmadığı bir ibadeti taklit etmeden yapabilir.
İnanmayan bir kişiye zorla dua ettirmek veya inanmadığı bir ibadeti yaptırmak dine saygı değildir. Zorla söylenen duanın samimiyeti olmayacağı gibi, insanın vicdanına müdahale etmek de inanç özgürlüğüyle bağdaşmaz.
Kimse kendisini “öz”, başkasını üvey saymasın
Türkiye yalnızca bir biçimde inanan ve aynı kültür içinde yaşayan insanlardan oluşmuyor. Müslümanlar, Hristiyanlar, Museviler, deistler, ateistler, agnostikler ve kendisini herhangi bir inanç sistemi içinde tanımlamayan insanlar aynı toplumda yaşıyor.
“Nur içinde yatsın” dediğimiz de, “Işıklar içinde uyusun” dediğimiz de, Allah’tan rahmet dilediğimiz de, “Devri daim olsun” veya “Ruhu huzur bulsun” diye andığımız da bu toplumun insanıdır.
Kimse kendisini bu ülkenin “özü”, başkalarını ise üvey evladı saymasın. Bir kişinin “öz kültür” dediği şey, başka biri için ecnebi veya dayatılmış olabilir. Çoğunluğun inancı o toplumdaki herkesin inanmak zorunda olduğu din; çoğunluğun geleneği de herkesin uymak zorunda olduğu değişmez bir kültür değildir.
Kültür, mühürlenmiş bir sandık değildir. İnsanların karşılaşmalarıyla, birbirlerinden aldıklarıyla ve aldıklarını yeniden yorumlamalarıyla oluşur. Bugün “öz” saydığımız birçok şey de bir zamanlar başka bir dilden, başka bir toplumdan veya başka bir coğrafyadan gelmiştir.
Müsta‘rib de müstağrip de kültürel karşılaşmaların insanıdır. Biri Doğu’ya, diğeri Batı’ya bakmıştır. Birini tarihin doğal sonucu, diğerini yozlaşma saymanın nesnel bir temeli yoktur. Herkes kendi inancıyla yaşasın, kendi duasını etsin ve kendi ölüsünü kendi geleneğince uğurlasın. Ancak hiç kimse başkasının hayatına, ölümüne ve yasına el koymasın.
Birlikte yaşamak, herkesi kendimize benzetmek değildir. Birlikte yaşamak; insanların farklı inançlarla, farklı sembollerle ve farklı sözlerle aynı acının yanında durabileceğini kabul etmektir.