Bana “Atatürkçülük bir ideoloji midir?” diye sorulursa, cevabım hayır olur. Atatürkçülük, katı ve kapalı bir ideolojiden ziyade bir düşünme ve hareket tarzıdır.
Liberalizm, Marksizm, milliyetçilik veya muhafazakârlık; ekonomi, toplum, devlet ve birey ilişkileri hakkında belirli ve sistematik önermeler geliştirir. Atatürkçülük ise bunlardan yalnızca birine bağlanmaz. Farklı düşünce akımlarından, ülkenin ve dönemin ihtiyaçlarına göre pragmatik biçimde yararlanan aydınlanmacı bir yaklaşımı ifade eder.
Atatürkçülüğün temelinde her şeyden önce modernleşme iradesi vardır. Akla ve bilime dayanan bir toplum ve gelecek tasavvurunu esas alır. Bu nedenle Atatürkçülüğün vazgeçilmez unsurlarından biri aydınlanmacılıktır. Atatürk, modern dünyayı ve bilimin rehberliğini kabul etmiş; dinin devlet yönetimini belirlemesini istememiştir. Laiklik, bu düşünce tarzının temel taşlarından biridir.
Ekonomi alanında da katı bir doktrine bağlı kalınmamıştır. Atatürk ne sosyalizmi bütünüyle benimsemiş ne de liberal ekonomiyi değişmez bir ilke olarak kabul etmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında esasen özel girişime dayanan bir ekonomik düzen amaçlanmış; İzmir İktisat Kongresi toplanmış ve özel teşebbüsü destekleyecek bankalar kurulmuştur. Ancak ülkenin sermaye birikiminin ve girişimci sınıfının yetersizliği, 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın etkileri ve kalkınma ihtiyacı, devletin ekonomide daha etkin rol üstlenmesini gerekli kılmıştır. Devletçilik, böyle bir tarihsel zorunluluk içinde şekillenmiştir. Daha sonra ithal ikameci sanayileşmenin temelini oluşturacak yatırımlar yapılmıştır.
Atatürkçülüğün en fazla etkilendiği düşünce akımlarından biri kuşkusuz milliyetçiliktir. Cumhuriyet öncesinde gelişen Türkçülük düşüncesi, Atatürk döneminde yeni devletin ve ulus inşası sürecinin ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlanmıştır. CHP de başlangıçta milliyetçi ve cumhuriyetçi bir kurucu parti olarak ortaya çıkmıştır. Partinin daha sonra merkez sola yönelmesi ise Türkiye’de sağ siyasetin din ve milliyetçilik alanlarını büyük ölçüde sahiplenmesiyle yakından ilişkilidir. Türkiye’de sağın, liberal bireycilik ve özgürlükçülükten çok din ve milliyetçilik ekseninde kurulması, CHP’nin siyasal konumunu ve toplumdaki algısını da belirlemiştir.
Cumhuriyetçilik ise Atatürkçülüğün tartışmasız temelidir. Atatürk, büyük siyasal riskler alarak Cumhuriyet’in kuruluşuna öncülük etmiştir. Cumhuriyet’in yerleşmesi ve yeni rejimin pekişmesi sürecinde demokrasiden belirli ölçülerde ödün verilmiştir. Bu nedenle Atatürk dönemi Türkiye’sini totaliter olarak nitelendirmek doğru değildir; fakat özellikle 1920’lerin sonlarından itibaren 1930’lar boyunca otoriter bir siyasal rejimin bulunduğunu söylemek mümkündür. Burada Cumhuriyet ile demokrasi arasında Cumhuriyet’in korunması lehine bir tercih yapılmıştır.
Atatürkçülük aynı zamanda devrimciliktir. Modernitenin ortaya çıkardığı kurumları hızla benimsemeyi, onları toplumsal hayata uyarlamayı ve değişen koşullar karşısında donup kalmamayı gerektirir. Atatürk’ün altı ilkesi birlikte değerlendirildiğinde de karşımıza kapalı bir ideolojiden çok, farklı düşüncelerden yararlanabilen ve bunları toplumun ihtiyaçları doğrultusunda kullanabilen bir yaklaşım çıkar. O gün devletçilik gerekliyse devletçilik uygulanmış; sosyalizmde ya da katı bir liberalizmde ısrar edilmemiştir.
Çok partili hayata geçiş denemeleri Atatürk döneminde kalıcı hâle getirilememiştir. Buna karşılık Cumhuriyet’in kurduğu anayasal düzen, köklü bir anayasa değişikliği yapılmaksızın birden fazla partinin seçimlere katılmasına ve siyasal iktidarın demokratik seçimler yoluyla el değiştirmesine imkân vermiştir. 1950’de gerçekleşen barışçıl iktidar değişimi de Atatürk’ün öncülüğünde kurulan Cumhuriyet düzeninin taşıdığı potansiyelin bir sonucudur.
Atatürkçülük konusunda daha sakin ve ölçülü durmamın nedeni de budur. Fikirleri sürekli dile getirmenin veya sembolleri her fırsatta öne çıkarmanın değil, onları özümseyerek hayata geçirmenin daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. İnancını samimiyetle yaşayan insanın dini sürekli sergileme ihtiyacı duymaması gibi, Atatürkçülüğü içselleştirmiş bir insanın da bunu her gün sözle ve görsellerle kanıtlaması gerekmez. Atatürk’ü gerçekten benimsiyorsak akıldan ve bilimden ayrılmamalı, aydınlanmacı ve laik olmalı, değişime açık bulunmalı, halkın çıkarlarını kişisel çıkarların önünde tutmalı ve çağdaş uygarlık hedefinden vazgeçmemeliyiz.
Elbette Atatürk’ün her görüşünü veya 1930’ların bütün politikalarını bugün aynen benimsemek zorunda değiliz. Benim milliyetçilik anlayışım, 1930’ların şartlarında şekillenen milliyetçilikten ziyade eşit yurttaşlığa dayanan kapsayıcı bir vatandaşlık düşüncesine yakındır. Atatürkçülük, Atatürk’ün bütün söz ve uygulamalarını tarihsel bağlamından kopararak tekrarlamak değil; onun akılcı, bilimsel, aydınlanmacı ve devrimci yöntemini bugünün koşullarında sürdürebilmektir.
Bu nedenle Atatürkçülük benim için şu sorulara verilen cevaplarda anlam kazanır.
Ben topluma ne kadar yararlıyım? Kendimi devrimci ve yenilikçi ruha ne ölçüde uyarlayabiliyorum? Mesleğimi ve hayatımı aydınlanmacı, laik ve demokratik bir düzenin gelişmesi için nasıl kullanıyorum? Ülkem için ne yapıyorum?
Atatürkçü olmak, bana göre, bunları yapmaya çalışmaktır. Bu anlamda ben de Atatürkçüyüm ve kendi adıma elimden geleni yapıyorum.
Yoksa her gün Atatürk fotoğrafı paylaşmak, tek başına, bana çok anlamlı gelmiyor.