Basın öne eğilmesin

Anayasa ve siyaset yazılarını, afili bir yazıyla başlatmak da mümkündü. 24 Temmuz gününün Türkiye açısından iki ayrı önemi var. Bunlardan birincisi Türkiye’nin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması, diğeri ise Basın Bayramı. Bu yazıda “Lozan ile ilgili spekülasyonlar ve bunlarla ilgili nasıl daha sağlıklı düşünülebilir?” üzerinde durulacak; aynı zamanda demokrasilerde basın özgürlüğüne dikkat çekilecektir. Normal koşullarda bir koltuğa iki karpuz gibi gelebilecek bir durum. 24 Temmuz hatırına böyle olsun.

 

Lozan’ın Göbelsleri

Lozan Antlaşması Türkiye devletinin kuruluş belgesidir. Bir savaşı sonlandırmış ve Türkiye devletinin sınırlarını belirlemiştir. Lozan Barış Antlaşması, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Sırbistan-Hırvatistan-Slovenya ile Türkiye arasında yapılmış, çok taraflı bir anlaşmadır. Türkiye tarafı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetidir. Türkiye’nin temsilcileri Dışişleri Bakanı İsmet (İnönü), Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Dr. Rıza Nur ve eski Trabzon milletvekili Hasan Beydir. Barış antlaşmasının ana metni 143 maddedir. Bu ana antlaşma metnine ek olarak 18 anlaşma ve protokol (Boğazlar Meselesi, Trakya Sınırı, Yabancıların İkameti ve Adli Meseleler, Ticaret Anlaşması, Türk ve Rum Halkının Mübadelesi, Genel Af vb konularda) yapılmıştır. Tüm bunlara Resmi Gazeteden veya Türk Tarih Kurumu resmi sitesinden ulaşmak mümkün. 1931 yılında alfabe devriminden sonra latinize edilmiştir. [Tam Metin]

Lozan hakkındaki spekülasyonlara gelecek olursak; Lozan’ın gizli maddeleri olduğu, yüz sene sonra antlaşmanın ortadan kalkacağı, tabir yerindeyse 2023’e kadar Türkiye’nin tutsak olduğu ve Lozan’ın kalkmasıyla Türkiye’nin “tam bağımsızlığa kavuşacağı” sıklıkla dile getirilmektedir. Göbelsvari (Nazilerin propaganda bakanı Joseph Goebbels) bu iddialar öylesine sıklıkla anlatılmaktadır ki, zamanla bunları duymaya alışanlarda bir gerçeklik algısı oluşturmaktadır. Bu sebeple birkaç husus üzerinde durmakta yarar vardır.

  • Çok taraflı bir uluslararası antlaşmanın imzalanması ve yürürlüğe girmesi, uluslararası hukuk ve anayasa hukuku kurallarına göre birkaç aşamada gerçekleşir. Uluslararası bir anlaşmanın geçerlilik koşulları, anlaşmaya uyulmadığı halde uygulanacak yaptırımlar; iç hukukta onaylanması, onayının kabulü ve iç hukuk metni haline gelmesi sadece birkaç gizemli adamın takdiriyle olmaz. Lozan da dâhil olmak üzere her anlaşma için mutlaka bir kanun çıkarılır, burada antlaşmanın tam metnine yer verilir. Lozan Antlaşması 23 Ağustos 1923 tarih ve 340 sayılı kanun ile kabul edilmiştir. Bunların tam metinlerini bulmak ve okumak mümkündür.
  • Müddei iddiasını ispatla mükelleftir (bir iddiada bulunan bunu ispatla yükümlüdür) ilkesi gereğince, bu iddiacılar çok aşırı “gizli” maddeleri açıklamaları gerekir. Bugüne kadar neyin gizli madde olduğu, konusunun ne olduğu, ne taahhüt edildiği ile ilgili somut hiçbir şey söylenememiştir. Denebilir ki, asıl sen gizli madde olmadığını ispat et! Olmayan bir şeyi ispat etmek kadar saçma bir uğraşı olabilir mi? Tam metin ortada, hepsi çok açık. Türk-Rum halkı arasında mübadele dahil olmak üzere hemen hepsi bugüne kadar bir bir uygulanmış, gizli madde aramak kadar gereksiz bir davranış olamaz.
  • Belki şu söylenebilir. Lozan’da gizli madde yoktu, ancak Türkiye’yi temsil eden yetkililer başka bir gizli anlaşma yaptılar. Böyle bir iddia daha inandırıcı olabilir. Ancak burada da sakatlık şuradadır. Böyle bir anlaşma olsa bile, uluslararası hukuka, Türk anayasasına ve Türkiye’nin taraf olduğu diğer antlaşmalara uymadığı müddetçe bir anlamı yoktur. Düşünün ki, biri çıkıp dedenizin dedesi, benim dedemin dedesine borçlanmış ve elimde o dönemden kalan gizli senetler var desin. Bu iddia gerçek bile olsa, hiçbir aklı evvel dedesinin dedesinin yaptığı bir gizli borcu ödemez. Oysa Türkiye Devleti, Lozan ile kurulan Düyunu Umumiye ile Osmanlı’dan kalan borçları ödemeyi açık açık taahhüt etmiş ve bu taahhüdünü de zor zamanlarda yerine getirmiştir.

Sonuç olarak, Lozan’da gizli maddeler olduğunu iddia etmek, sadece en ufak bir hukuk ve siyaset bilgisine sahip olmamanın değil, aynı zamanda kötü niyetli olmanın bir göstergesidir. Bu bir dezenformasyon, tezvirat, Göbels propagandasıdır. Cahil olmakla uluslararası çok taraflı antlaşmaların kapsamı, geçerliliği, tarafların yükümlülüklerini yerine getirmediği taktirde karşılaşacakları yaptırımların neler olduğu bilinemeyebilir. Ancak gizli maddeler ile akla hayale gelmedik iddialar, ancak ve kötü niyetli olmayı gerektirir. Öte yandan hiçbir devlet adamı başarısızlık istemez. Başarısız, daha ötesi “kötü ve hain” olarak anılmak istemez. TBMM Hükümeti adına görüşme yapanlar muhakkak ellerinden gelenin en iyisini yapmışlardır. “Yok görüşmelere sarhoş gitmişler, yok efendim içkili iken imza attırılmış” ucuz bir film senaryosundan öteye geçemez.

 

Basını öne eğme!

Basın Bayramı, Osmanlı anayasası Kanuni Esasinin 29 yıl askıda kalmasından sonra Temmuz 1908’de yeniden uygulanmaya başlaması, yani İkinci Meşrutiyet’in başlaması ve buna bağlı olarak gazeteler üzerindeki sansürün kaldırılmasına atfen 24 Temmuz günü kutlanmaktadır.

Demokrasi, yönetilenlerin, yani halkın yönetime etki edebilmesi, katkı sunabilmesi, gelecekleriyle ilgili karar verebilmeleri demektir. Bu anlamda geliştirilen en önemli mekanizma seçimlerdir. Sayıları on milyonları hatta yüz milyonları bulan yurttaşların kendileriyle ilgili bizzat karar verici olabilmeleri mümkün olamayacağından, modern dünya bunu temsili demokrasiyle çözmüştür. Ancak demokrasinin işlemesi için geliştirilen mekanizmalar (seçim, referandum, temsilcilerin azli, halkın kanun teklifi vs) günümüzde iyi bir demokrasinin yeter göstergeleri değildir. Bunlar mekanik işleyişe aittir ve demokrasinin asıl hakikati düşünmek ve düşündüğünü ifade etmekte saklıdır.

Demokrasi deyince, mekanik işleyişin üstüne bireyin kendi düşüncesini dış dünyaya gösterebileceği bir takım özgürlük alanının olması gerekir. Bunun başında düşünce ve inanç özgürlüğü gelir ki; birey kendine özgü bir düşünce ve inanç alanı geliştirebilsin. Bunun dış dünyaya aktarımına ise, ifade özgürlüğü denir. Sanılanın aksine ifade özgürlüğü sadece toplumun hoşuna giden, genel kabul gören düşüncelerin açıklanmasını değil; toplumu şoke eden, rahatsızlık verici sözlerin açıklanmasına da imkan tanır. Yoksa hoşa giden şeylerin ifadesinin çok önemi yoktur. Bunu herkes söyleyebilir, kaliteli demokrasi en ayrıksı fikre yer veren demokrasidir. Peki her isteyen her ağzına geleni söyleyebilir mi? Elbette söyleyemez. Demokratik toplumda ifade özgürlüğü sınırlı bir özgürlük, ancak sınırları son derece geniş bir özgürlüktür. İfade yoluyla işlenen suçlar –hakaret, tehdit, iftira, suç isnadı, yalan tanıklık, toplumda korku panik yaratma vb– ile kişilerin şiddete ve suça teşvik edilmesi demokratik bir toplumda ifade özgürlüğünün kapsamı içinde kabul görmez. Onun dışında, ayrıksı olması, genelin inancına ters düşmesi, genelin ahlak kurallarıyla bağdaşmaması ifade özgürlüğünün buz gibi kapsamı içindedir. Kimileri rahatsız oluyor diye, kimileri sözünü söylemekten imtina edecek değildir.

Düşünce ve ifade özgürlüğünün bir sonraki aşaması bunun kolektif olabilmesidir. Kısaca örgütlenme özgürlüğü denir buna. Düşüncelerin bir araya gelip, birlikte ifade edilmesi, çeşitli kuruluşlar aracılığıyla görüşlerin savunulması. Bunun üzerine toplanma ve protesto hakkı da eklenir ki; demokrasi işte şimdi şekillenmeye başlar.

Şimdi gelelim basına. Basın bir demokraside sayısız işleve sahiptir. Öncelikle haber alma ve haber vermeyi gerçekleştirir. Bunu lütfen yabana atmayın. Uğradığınız bir kötülüğü başkalarına duyuramazsanız, bunun acısını bireysel olarak çekmek zorunda kalırsınız. Düşünün ki, gözünüzün nuru biricik çocuğunuz kayboldu, başkalarına haber verebilmek ne kadar önem taşıyor. Haksızlığa uğradığınızda bunlardan başkalarının haber alamayacağını düşünün, haksızlık sonsuza kadar devam eder. Haksızlık yapmayı düşünenler, işin gizli kalmasından cesaret alır. Sadece haksızlıkların ifşası dahi sayısız potansiyel haksızlığın önüne geçmektedir. Bu sebeple haber alma ve vermenin ne kadar önemli olduğu, bunun da kitlesel olarak basın yoluyla yapıldığı unutulmamalıdır.

Basın sayesinde bireysel mağduriyetler, kitlesel duyarlılığa dönüşür. Sesi çıkmayanın, sesini çıkaramayanın sesi olur basın. toplumsal hareketleri basın örgütler. Basının protestolara, bireysel ve toplumsal eylemlere ilgisi büyüktür. Basının işi üç maymunu oynamak veya penguen yapmak değil, görmektir.

Basının olan biteni açığa çıkarma ve halkı haberdar etme görevi, demokrasilerdeki denge-denetim mekanizmasının kitlesel bir kullanım biçimidir. Karar vericilerin kararlarını ve uygulamalarını halka ileten, haliyle bunların denetlenmesini sağlayan bir şeffaflık aracıdır. Kontrol aracıdır. Birçok gelişmiş demokraside politikacıların en çok çekindiği şey basının diline düşmektir. Basın irdeler. Basın yanlışa, talana, yolsuzluğa izin vermez. Basının doğru haber yapacağını ve halktan doğruları gizlemeyeceğini bilen politikacı, basının denetleyici rolünün çok iyi farkındadır.

Basının bu denetleyici gücünü o kadar önemli bulunmaktır ki; yasama-yürütme-yargı yanında  basın (medya) dördüncü erk sayılmaktadır. Evet, hiçbir şeyin dozajının ayarlanamadığı yurdumda, bir zamanlar basın hükümetlere sopa gösteren, patronları çeşitli ihaleler peşinde koşan bir pozisyondaydı. Şimdi sopa el değiştirmiş, ancak basın-hükümet ilişkileri mevzubahis olduğunda ihale ve çıkar ilişkisi henüz ortadan kalkmamıştır.

Birgün basının gerçek değerini bulduğu, haddini bildiği, doğrulardan sapmadığı, gerçeklerin üzerine cesurca gittiği ve bunları hapis ile ödemediği bir demokrasi hayaliyle…