Türk Sinemasında Kötü Gösterilenler Dindarlar mı, Din Simsarları mı?

Siyasal İslamcı çevrelerde çok uzun zamandır tekrarlanan bir iddia var. Türk sineması ve televizyon dizileri, dindar insanları sürekli sahtekâr, kaba, cahil ve yobaz karakterler olarak göstermiştir.

İnsanın “Ya sabır!” diyesi geliyor.

Yaklaşık kırk yıllık bir televizyon ve sinema izleyicisi olarak benim hafızamdaki dindar karakterler çoğunlukla halis, munis, merhametli ve yardımsever insanlardır. Dindar kadınlar şefkatli, yol gösterici ve insanları kötülükten sakındıran; dindar erkekler ise sözüne güvenilen, kendisine akıl danışılan, kötülük görse bile kötülükle karşılık vermeyen kişiler olarak anlatılmıştır.

Elbette Türk sinemasında sahtekâr hocalar, çıkarcı şeyhler, yozlaşmış tarikatlar ve dini kullanarak insanları sömüren kişiler de gösterilmiştir. Fakat bunların gösterilmesi dindarlığın kötülenmesi değildir. Dindarla din istismarcısını birbirinden ayırmak gerekir. Her sarık takanı, her şeyhi, her tarikat yöneticisini ve ağzından dinî sözler dökülen herkesi “dindar insan” diye koruma altına alırsanız, dinî istismar edenlerin eleştirilmesini de dine ve dindarlara yönelik bir saldırı gibi sunmaya başlarsınız.

Oysa bu ayrımı en iyi bilmesi gerekenler, siyasal İslamcı iktidarlar ve çevrelerdir. Örneğin, mevcut iktidar 15 Temmuz’u gerçekleştiren yapıyı dindar bir topluluk olarak mı tanımlıyor, yoksa dini istismar eden bir suç ve ihanet örgütü olarak mı? Furkan Vakfı veya Süleymancılar hakkında işlem yapıldığında dindarlara saldırılmış mı oluyor? Bir IŞİD mensubu yakalandığında, inançlı insanlar mı hedef alınmış sayılıyor? Elbette hayır.

İktidarın kendisi bir dinî yapıya müdahale ettiğinde “Din başka, din istismarı başka” deniliyor; bir film veya dizi aynı ayrımı yaptığında ise “Dindarlar kötü gösteriliyor” diye yakınılıyor. Buradaki çelişki son derece açıktır: Siyasal iktidarın suçladığı dinî yapı “din istismarcısı”, sanatın eleştirdiği dinî yapı ise birdenbire “mağdur dindarlar” oluveriyor.

Kaldı ki sinemada kötülük yalnızca dindar görünümlü karakterler üzerinden anlatılmıyor. Alkolik, zorba, dolandırıcı, çapkın, mafya mensubu, çıkarcı, rüşvetçi veya dinsiz karakterlerin kötülükleri de sayısız filme konu olmuştur. Bunlar nasıl bütün seküler insanlara yöneltilmiş bir suçlama değilse, dini kullanarak menfaat sağlayan bir karakterin eleştirilmesi de bütün dindarların kötülenmesi değildir.

Bunun en güzel örneklerinden biri Takva filmidir. Filmde dindarlık kötülenmez; aksine, samimi inanç ile din üzerinden kurulan çıkar düzeni birbirinden ayrılır. Muharrem, kalbinde kötülük bulunmayan, Allah rızası için yaşamaya çalışan samimi bir mümindir. Onu kuşatan yapı ise inancı mülke, paraya, nüfuza ve iktidara tahvil etmektedir. Takva, dindarlığın değil, dindarlığı kullananların eleştirisidir.

“Elbette bazı filmlerde tarikatlar, şeyhler veya dinî yapılar tek boyutlu ve haksız biçimde kötü gösterilmiştir” denilebilir. Bu, tartışılabilir ve örnekler üzerinden değerlendirilebilir bir iddiadır. Fakat din istismarcısıyla dindarı aynı kategoriye koyarak yapılan her eleştiriyi “dindarlara saldırı” saymak, samimi dindarı korumaz. Tam tersine, onu dini kullanan sahtekârla aynılaştırır.

Dindarlık, eleştiriden muafiyet sağlayan bir zırh değildir. Kaldı ki, Türk sineması ve televizyon dizilerinde eleştirilen çoğu zaman dindarlık değil; dinî duyguların para, nüfuz, itaat ve iktidar elde etmek amacıyla kullanılmasıdır.

Din istismarını göstermek, dindarlığı kötülemek değildir. Tam tersine, dindarlıkla sahtekârlık arasındaki sınırı korumaktır.

Bu nedenle samimi dindarların, dini kendi çıkarları için kullananlarla aralarındaki farkı görünür kılan sanat eserlerine kızmaları değil, teşekkür etmeleri gerekir.